28 Eylül 2017
ULKE MASALARI (3 Yazı)
0 Yorum
Paylaşın!

Ulus Devlet Kavramı ve Avrupa Birliği

Ulus Devlet Kavramı ve Avrupa Birliği

Özet

  Ulus devlet kavramı esasen bir 20.yy kavramıdır. Öncesinde dünyada belirli hegemon imparatorluklar bulunmaktaydı ve insanlarda da devletlerde de bir ulus bilinci yoktu. Bunun da ekonomik ve siyasal olarak birtakım sebepleri vardır. Tarımsal düzen; ekonominin başlıca karakteristik özelliğidir. Toprağa dayalı bir üretim yapısı içerisinde toplum köylü ve burjuvazi sınıfı olarak ayrılıyordu. Siyasal anlamda mutlak bir hükümdarın olduğu monarşik bir sistem vardı. Fransız Devrimi ile beraber tüm dünyayı etkisi altına alan bir milliyetçilik rüzgârı esmeye başladı. Sanayi devriminin de etkisiyle toplumlar ekonomik ve siyasal sisteme karşı bir meydan okumaya başladılar. Yaşanan bu gelişmeler klasik anlamda toplum ve devlet sistemini derinden etkilemiştir. Esasen 1789’dan beri dünya genel olarak milliyetçi çizgiler boyunca yeniden şekillendirilmiştir. 1989’da Birleşmiş Milletler ’in tam üyesi olarak tanınan 159 devletin sadece 15 tanesi 1910’da var idi.[1] 20.yy üç büyük jeopolitik kargaşasının (Birinci Dünya Savaşı, 2.Dünya Savaşı ve Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşü) her biri ulus kavramına ciddi ivme kazandırmıştır.[2]

Ulus Devletlerin katı egemenlik anlayışı ve buna karşın Almanya ve İtalya’daki faşist yönetimlerin diğer devletlerin egemenliğine yayılmacı politikalarıyla meydan okuması 2.Dünya Savaşına sebep olmuştur. Avrupa’da ciddi bir travma ortaya çıkmıştır. İşte bu AB entegrasyonunu anlamamız için kilit bir noktadır. AB’nin temelleri Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na (AKÇT) dayanmaktadır. AKTÇ’nin kurulmasında Fransa’nın temel amacı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ülkesini işgal eden Almanya’nın bir daha kendisi için tehdit oluşturmasını önleyecek bir kurumsal mekanizma oluşturma kaygısıydı.[3] Ekonomik temelli kurulan topluluk zaman içinde bazı ulus devlet özelliklerini yitirerek Avrupa Birliği’ne dönüşmüştür.

 

Anahtar Kelimeler: Ulus Devlet, Avrupa Birliği, Milliyetçilik,

 

Abstract

Actually, nation of nation state is for 20. century. Before, there was significant dominant empires and lack of nation consciousness fort the people and the states. There were some reasons for this condition. Agricultural order was main feature of economic system. In this system, Society separated into two classes: peasant and bourgeoisie. In the political system, there was monarchical system and an absolute emperor. Nationalistic wind blowing to started together with French revolution. In addition to industry revolution; societies challenged to economic and political system. These developments deeply influenced to classical society and state system. Certainly, since 1789, the world had been fundamentally remodeled on nationalist lines. In 1910, only 15 of the 193 states recognized in 2011 as full members of the United Nations existed. The three major geopolitical upheavals of the twentieth century (World War 1, World War 2 and the collapse of communism in eastern Europe) each gave considerable impetus to the concept of the nation as a principle of political organization.

Nation states have strict sovereignty understanding and in spite of that, ın the Germany’s and Italy’s fascist regime challenged to other states with expansionist policies so ıt caused World War second. It occurred serious trauma in the Europe. That’s it key point to understanding to European integration. European Union (EU) based on the European coal and steel community (ECST). Main target to founding ECST for the France was to prevent again threat for itself like second world war years. This community constituted economic purposeful first place, in progress of time, ıt converted European Union without some features of nation state.

 

Key Words: Nation State, European Union, Nationalism

 

  1. Ulus Kavramı

Esasında birçok uluslararası ilişkiler kavramında olduğu gibi ulus kavramın da çerçevesi net bir şekilde ortaya konulamamaktadır. Ulus kavramı çoğu kez ülke, etnik grup, ırk ya da belirli bir insan topluluğu yerine kullanılabiliyor. Andrew Heywood ‘Politics’ adlı kitabında ulus kavramı iki kategoride inceliyor.[4] Birincisi ulusu kültürel bir topluluk olarak görür. Etnik bağlar ve bağlılıkların önemine işaret eder. Bu fikrin kökleri ise 18. Yüzyıl Almanya’sına ve Herder ve Fichte gibi kişilerin yazılarına kadar götürülebilir.[5] Burada odak noktası olarak ulusların yaşam biçimi, gelenek ve görenekleri, lisanı, çalışma alışkanlıkları karşımıza çıkar. Buna günlük hayattaki yaşantımızda sık sık rastlayabiliriz. Örneğin savaş ile alakalı konu açıldığında Türklerin ne kadar savaşçı bir millet olduğundan söz edilir. Ya da Yahudilerin ticarette ne kadar mahir olduklarından. Aslında bu özelliklerin oluşmasında etkili olan bir doğal çevre vardır. İklimi, fiziksel coğrafyası. Tüm bunlarla beraber Herder’in milliyetçiliği, açıkça siyasal bir devlet olma çabası yerine ulusal geleneklerin ve hatıraların farkında olma ve değerini bilmeyi vurgulayan bir tür kültürcülüğe karşılık gelir.[6] ‘Milletler ve Milliyetçilikte’ Ernest Gellner milliyetçiliğin modernleşmeye ve özellikle de sanayileşme sürecine olan bağlılık derecesini vurgulamıştır.[7] Modernite sonrası dönem ile feodal dönem arasında her anlamda ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Devlet, toplum, birey gibi kavramlar çok farklı yorumlanmaktaydı. Ekonomik sistemden ötürü toprağa bağlı olarak çalışan köle sınıfı ile onların çalışmasından kazanan bir elit sınıf vardı. Çağın şartlarını dikkate aldığımızda o dönemde kölelik doğal bir durum iken özgürlük, eşitlik gibi kavramlar ise çok yabancı jargonlardı. Sanayileşme ile beraber toprağa dayalı üretim sistemi gerilemeye başladı. Esasen bu sadece ekonomik bir değişim değil tamamıyla toplum sisteminin değişmesiydi. Bu nedenle milliyetçilik belli sosyal koşullar ve şartların ihtiyaçlarını karşılamak üzere gelişmiştir. [8] Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta; kültürel uluslar yüksek düzeyli etnik homojenlikle karakterize edilmesidir.[9] Ulusa üyelik, gönüllü olarak üstlenilen bir siyasal bağlılıktan değil fakat bir şekilde miras alınan bir etnik kimlikten kaynaklanmaktadır. Sözgelimi, ‘Türk olunmaz Türk doğulur’ ya da ‘Yahudi olabilmek için Yahudi bir kadından dünyaya gelmek gerekir’ gibi cümleler aslında bu fikrin bir yansımasıdır. İkincisi ise ulusu esasen bir siyasal topluluk olarak görür ve vatandaşlık bağlarının ve bağlılıklarının önemini vurgular. Buna göre ulus, kültürel, etnik ve diğer bağlılıklardan bağımsız olarak esasen paylaşılmış vatandaşlık bağıyla bağlı bir insanlar grubudur.[10] Bu ulus anlayışına göre önemli olan etnik kimlikten değil belli başlı değerler etrafında kenetlenip o değerleri birleştirici unsur olarak görmektir. İlk ulus tanımının zıttı olarak burada karşımıza gelenek ve görenekler çıkmaz ya da insanlar ortak bir tarih özlemi duymazlar. Önemli olan o devlete karşı vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmektir. Bu olduğu takdirde etnisitenin önemi yoktur. Klasik anlamda ABD ve Birleşik Krallık bu ülkelere örnek olarak verilebilir. Afrika kökenli bir insanın kendi ırkından ziyade Amerikalı üst kimliğiyle demokrasiyi ve insan haklarını öncelemesi bunun güzel bir örneğidir.

 

  1. AB’nin Tarihsel Gelişimi

Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulmasına dair Paris Antlaşması 1951 yılında Fransa, Batı Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanmış ve 1952 yılında yürürlülüğe girmiştir. [11] Özette de belirttiğimiz üzere Fransa’nın AKTÇ’nin kurulmasındaki temel hedefi Almanya’nın tekrar kendisi için tehdit oluşturmasını engellemekti. Zira o dönemde silahların yapılması ve geliştirilmesi için kömür ve çelik çok önemli maddelerdi. Günümüzde AB’nin geldiği noktaya bakacak olursak bu hedefin başarıldığını söyleyebiliriz. Son 50-60 yıldır Avrupa’da herhangi bir savaş yaşanmadı. AKTÇ’nin ardından Fransızlar Avrupa’daki bu birlikteliği Avrupa Savunma Topluluğu (AST) ve Avrupa Politik Topluluğu (APT) anlaşmaları ile güvenlik ve savunma boyutuna taşımak istedi.[12] Lakin bu taslaklar Fransız parlamentosu tarafından reddedildiği için uygulamaya konamamıştır. Fransa, güvenlik ve siyaset alanlarında ABD liderliğinde bir batı Avrupa’yı kabul etmek zorunda kalmıştır. NATO batı Avrupa’nın güvenlik örgütü haline gelmiştir.[13] 1968 tarihinde Avrupa Toplulukları çerçevesinde oluşturulan gümrük birliği ile altı üye arasında ticaretin önündeki engeller kaldırılırken, üçüncü ülkelere karşı da ortak gümrük tarifesi uygulanmaya başlanmıştır.[14] Esasında gümrük birliği ile ortak sınır uygulaması ekonomik olarak Avrupa ülkeleri için çok faydalı olmuştur. Öyle ki bu iki uygulama Avrupa ideali ile eşdeğer hale gelmiştir. Bunu ise son yaşanan mülteci akını ve tırmanan terör olayları ile birlikte yapılan tartışmalarda görüyoruz. Schengen uygulamasını askıya alan ülkelerin ardından, AB dağılıyor mu gibi sorular sorulmaya başlandı.

1973’teki kuzeye genişleme ile üye sayısı dokuza çıkmıştır. 1980’li yıllarda AB güneye genişleme ile üye sayısını on ikiye yükseltmiştir. 1995 yılında ise Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla üye sayısı on beşe ulaşmıştır. 2004 yılına AB en büyük genişlemesini yaşamış sekiz eski Doğu Bloku ülkesiyle birlikte Akdeniz’deki iki ada ülkesi Birliğe üye olmuştur. Son olarak 2013 yılında AB’nin üye sayısı 28 olmuştur.

  1. Sonuç

Dünya 1789 Fransız devriminden itibaren milliyetçi anlayışlarla şekillenmeye başladı. 2.Dünya Savaşının ardından ise dünya birçok farklı ulus devletten oluşan bir yapıya büründü. Ulus devletlerin en temel özelliklerinden birisi ise ulusal egemenliğe verdikleri önemdir. Hatta bazen ülkeler savaşın eşiğine bile gelmiştir bu yüzden. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan Kardak kayalıkları krizini buna örnek verebiliriz. Hakeza devletlerin sınır ötesinde yaşanan gelişmelere doğrudan müdahale etmesi ve bunu kendi iç egemenliği ile alakalı olduğunu savunması da doğru bir örnek olacaktır. İşte bu özellikleriyle beraber Avrupa devletleri sonunda Avrupa Birliği olacak olan bir kurumsallaşma içerisine girmişlerdir. 1952 yılında Avrupa Çelik ve Kömür Topluluğu (AKÇT) olarak kurulan ve günümüze kadar birçok kere reform geçirerek, bazen hükümetler arası bazen ulus üstü özellikler taşıyan Avrupa Birliği esasında üye ülkelerin bazı ulus devlet özelliklerini feda ederek kurulmuş bir yapıdır. Hatta ortak savunma, dış politika ekonomi politikaları ile beraber bazı kesimler Avrupa’da federal bir devlet beklentisi içerisine bile girmiştir. Gelinen noktada ise bu bazı üye ülkelerin karşı çıkması ile oluşmamıştır. 2008 yılı ve sonrasında AB ülkelerinden bazıları ciddi bir ekonomik kriz içerisine girmişlerdir. 2012 yılında başlayan ve etkisi her geçen gün artan Suriye iç savaşı ise Avrupa Birliği için mülteci akını bağlamında yeni bir meydan okumayı beraberinde getirmiştir. Bunula paralel olarak yabancı düşmanlığının artması, küresel terörün yükselişe geçmesi, ırkçı ve aşırı sağcı partilerin yükselişi AB’nin yüz yüze kaldığı temel sorunların başında gelmektedir.

 

Bibliyografya  

  • HEYWOOD, Andrew ‘Politics’ 2013
  • KARDAŞ, Şaban/ BALCI, Ali ‘Uluslararası İlişkilere Giriş’ 2014

 

 

 

[1] Andrew Heywood, ‘Politics’, ‘Palgrave Macmillan Yayınları’, 4.baskı

[2] A.g.e

[3] Editörler: Şaban Kardaş, Ali Balcı, ‘Uluslararası İlişkilere Giriş’, Küre Yayınları, Mart 2014

[4] Andrew Heywood, ‘Politics’, ‘Palgrave Macmillan Yayınları’, 4.baskı

[5] A.g.e

[6] A.g.e

[7] A.g.e

[8] A.g.e

[9] A.g.e

[10] A.g.e

[11] Editörler: Şaban Kardaş, Ali Balcı, ‘Uluslararası İlişkilere Giriş’, Küre Yayınları, Mart 2014

[12] A.g.e

[13] A.g.e

[14] A.g.e

ULKE MASALARI

ULKE MASALARI

Yazar hakkında bilgi metni

Yorumlar

Yorum Yapın! Yorumlarınız bizim için önemli bir yorum yapın!

Yorum Yapın!

Bilgileriniz Güvende! Mail adresiniz ve kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. *