Rusya’nın Suriye Politikası
13 Ocak 2017
Enes Talha ELBÜZ (1 article)
0 Yorum
Paylaşın!

Rusya’nın Suriye Politikası

.

        ÖZET

2010 yılının sonlarına doğru Tunus’ta başlayan gösteriler ve ardından gelen Arap Baharı Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da hükümetleri devirmiş ve diğer Arap coğrafyasında da gösteriler, mitingler ve hatta iç savaşlar başlamıştır. Kuzey Afrika’dan sonra Ortadoğu’ya yayılan demokrasi ve özgürlük söylemleri son olarak Beşşer Esad’ın Suriye’sine geldiğinde tarihler 15 Mart 2011’di. O tarihten günümüze kadar birçok ülke ve organizasyon barış için adım atmış lakin bölgesel ve küresel güç çıkarları uzlaşmaya varamamıştır. Politik, stratejik ve jeopolitik olarak önemli bir konumda bulunan Suriye’de birçok küresel ve bölgesel güç çıkarı çakışmaktadır. Bu çalışmada küresel güçlerden birisi olan Rusya’nın Suriye üzerindeki politikalarına değinmeye çalışacağız.

Anahtar Kelimeler: Rusya, Suriye, Arap Baharı, İç Savaş, Ortadoğu

Abstract

      About the end of 2010, protests in Tunusia and ensuing The Arab Spring, struck down governments in Tunusia, in Egypt, in Libya and protest even civil wars started in rest Arab geography, Democracy and freedom spread to Middle East after the North Africa and hit the Beşşer Esad’s Syria at 15th March of 2011. From that day to now made many negotiations by other countries and organizations but global and regional power’s interests couldn’t reach an agreement. Global and regional power’s interests overlap in Syria that politically, strategically and geopolitically. In this study we will examine one of the global powers that Russia’s politics on Syria.

Key Words: Russia, Syrıa, The Arab Spring, Civil War, Middle East

1.Giriş

      Suriye hiç kuşkusuz içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası ve Akdeniz’e açılan bir liman olması sebebiyle geçmişten günümüze büyük devletlerin ilgisine konu olmuştur. Suriye, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı kontrolüne girmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra itilaf devletlerinin Sykes-Picot Anlaşması’nı imzalamaları neticesinde Ortadoğu paylaşılmış ve Suriye Fransız işgal alanına dönüştürülmüştür. 1920 tarihinde ise Suriye ve Lübnan’da Fransız manda yönetimi kurulmuş; Şam Devleti, Halep Devleti, Nusayri merkezli Alavi Devleti, Dürzi merkezli Cebel-i Duruz Emirliği, Lübnan Devleti ve sonradan Türkiye’ye katılacak olan Hatay Cumhuriyeti olmak üzere altı yapılı yönetim oluşmuştur. 1943 seçimlerinde manda yönetimine karşı olan Şükrü el Kuvvetli, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Fransa, II. Dünya Savaşı sonrasında Suriye’den geri çekilmiş ve bu devlet, 1946’da BM’ye katılarak Suriye Cumhuriyeti adını almıştır.

 1.1.Soğuk Savaş Dönemi’nde SSCB-Suriye İlişkileri

1. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin etkisiyle de oluşan sınırlar; jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel uyuşmazlıklar meydana getirmiş ve sert iki kutuplu sistem içerisinde rekabet sahası haline gelmişlerdir. Bu uyuşmazlık ve çatışmalarının temelini şüphesiz bölgede bir İsrail devletinin kurularak Avrupa içindeki Anti-Semitizm’in bölgeye taşınması oluşturmuştur. Sovyetler ve ABD gibi iki süper gücün etki alanına giren bölgede son derece birbiriyle çelişik yapılar ortaya çıkmıştır. Nasır ve BAAS türü Sosyalist-Milliyetçi ekoller Anti-İsrail yaklaşımını sergilerken, ABD bu yapıları geleneksel Arap rejimlerine dönüştürme çabasına girişmiştir.

Soğuk Savaş Döneminde Suriye ile SSCB arasındaki ilişkiler daha çok ideoloji ekseninde gelişmiştir. Suriye 1946 yılında bağımsızlığına kavuştuktan sonra ilk kez SSCB ile yaptığı bir gizli anlaşma ile temas kurmuş ve iki ülke Ortadoğu’da yaşanan her gelişme neticesinde kader birliği yapmak zorunda kalmıştır. Bölgede bir İsrail devletinin kurulması ve ABD’nin bu devleti sürekli olarak desteklemesi Suriye’nin tepkisini çekmiş ve 1954’te BAAS’ın iktidara gelmesiyle de SSCB ile ideolojik zeminde doğal bir müttefiklik durumu doğmuştur.

Nitekim 1957 yılı başından itibaren Suriye gittikçe sola kaymaya başlamış ve bu ülkede komünistlerin tesiri artmaya başlamıştır. Bu gelişmenin liderliğini Suriye kabinesinin kuvvetli adamlarından ve komünist sempatisi ile tanınan Halit El-Azm yapmakta idi. Halit El-Azm 1956 Temmuz’unda Savunma Bakanı olarak bir heyetle Moskova’ya gitmiş ve orada Sovyetler ile bir takım antlaşmalar imzalamıştır. Bu anlaşmaların 6 Ağustos’ta açıklanması ile 1957 Suriye Buhranı patlak vermiştir. Zira bu antlaşmalara göre; Suriye’nin silahlandırılması bu yardımın içinde yer alıyor, Lazkiye’de yeni bir limanın yapılması ve karayolları, demiryolları, sulama gibi projelerin finansmanında kullanılması isteniyordu.

Ardından 17 Ağustos’ta ılımlı genelkurmay başkanı General Nizamettin emekliye sevk edilmiş ve yerine Fransız Komünist Partisi üyesi Albay Afif-El Bızri getirilmiştir. Bu gelişmeler, Suriye’nin komşuları Türkiye,Irak ve Ürdün ile İsrail ve Lübnan’da Suriye’nin bir “Moskova Uydusu” haline geldiği inancını yaratıyordu. İsrail Başbakanı Ben Gurion, Eisenhower’e gönderdiği mesajda: “Suriye’nin milletlerarası komünizmin bir üssü haline gelmesi, zamanımızda hür dünyanın karşısına çıkan en tehlikeli hadiselerden biridir.” demekteydi. Zira Çarlık Rusya’sından bu yana ilk defa Sovyetler, bu anlaşma ile Ortadoğu ülkesine ayak basma imkânı elde etmiştir.11

1954’te iktidara gelen BAAS yönetimi Sovyetler ile “Doğal Müttefiklik” durumunu doğurmuştur. 1956 Süveyş Bunalımı ve 1957’de Eisenhower Doktrin’ni ise SSCB’yi bölgeye daha da dâhil olmasına sebep olmuştur. Yine bu tarihlerde CENTO (Central Treaty Organization); Merkezi Antlaşma Teşkilatı kurularak Batı, Sovyetlere karşı güç boşluğunu doldurmaya çalışmıştır. 1963 ve 1970’lerde Suriye’de darbeler gerçekleşmiştir. Nihayetinde Hafız Esad 1971’de başa geçmiş ve SSCB ile müttefiklik durumu artarak devam etmiştir. Bu tarihler artık Suriye’nin Sovyetlerin stratejik çıkar sahasına dönüştüğü zamanlar olmuştur.

Hafız Esad’ın iktidara gelmesinden sonra Mısır devlet başkanı Nasır’ın ölmesi, Suriye SSCB ilişkilerinin seyrini değiştiren bir gelişme olmuştur. Nasır’ın vefatından sonra yerine Enver Sedat geçmiştir. Enver Sedat’ın SSCB’ye yaklaşımı Nasır’dan oldukça farklı idi. Enver Sedat 18 Temmuz 1972’de Sovyet askeri personelinin(15bin ile 20 bin arası) Mısır’ı terk etmelerini istemişti. Mısır’ın bu kararı Batılı ülkeleri oldukça şaşırttı. Enver Sedat’ın amacı İsrail üzerine siyasi baskı faktörünü önemli bir güç olan ABD ile yakınlaşarak kurmaktı. Bu gelişmeler Mısır’ı Sovyetlerden uzaklaştırırken Sovyetlerin Suriye’yi daha çok desteklemesi sonucunu doğuruyordu. Bu durumu iyi analiz eden Esad Temmuz 1972’de Moskova’ya giderek 700 Milyon dolarlık ekonomik ve askeri yardım temin etmiştir.

1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Mısır’ın Sovyetler Birliği ile ilişkisini kesip Batı Bloku’na yakınlaşması üzerine Sovyet-Suriye ilişkileri daha stratejik bir hal almıştır. 1976’da Mısır’ın SSCB ile 1971 yılında yapmış olduğu Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nı feshetmesi SSCB’nin Ortadoğu’da tamamen Suriye’ye angaje olmasını beraberinde getirmiştir.

8 Ekim 1980’de imzalanan SSCB-Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nın 5.maddesine göre, taraflardan herhangi birinin barış ve güvenliğinin tehdit edilmesi halinde, bu tehdidin bertaraf edilmesi ve barışın yeniden sağlanması amacıyla işbirliği yaparak taraflar, birbirleriyle derhal temasa geçecekler idi. Ayrıca aynı anlaşmanın gizli bir protokolüne göre, SSCB olası bir İsrail saldırısında tüm gücüyle yardım etme konusunda Suriye’ye garanti veriyordu. Tüm bunların ışığında Bilal Karabulut’un da söylediği gibi Soğuk Savaş Döneminde Suriye; “SSCB’nin Ortadoğu’daki Gölgesi” haline gelmiştir.

1.2. SSCB-Suriye Arasındaki Müttefiklik Yaklaşımları

Sovyetler Kruşçev döneminde dış politikada yumuşama dönemine girmiş Cenevre Baharı süreciyle bu durum ivme kazanmıştır. Eisenhower Doktrini, ABD’ye Ortadoğu’da bir takım misyonlar üstlenme görevi vermiş ve Küba Füze Krizi ile birlikte dünya Soğuk Savaşın iki büyük aktörünün karşılıklı sıcak gerilimine şahit olmuştur. Brejnev döneminde Brejnev Doktrini çerçevesinde sert bir dış politika takip eden SSCB, Ortadoğu’da daha aktif politikalara girişmiştir.

ABD Spykman’ın geliştirdiği “Çevreleme Politikaları “ile Sovyetleri Ortadoğu’da kuşatmaya çalışmakta idi. Mısır’ın bilhassa Enver Sedat ile birlikte Batı ile yakınlaşması ve İsrail ile ilişkilerini düzeltmesi ABD açısından birer kazanımdı. Sovyetler çevrelendiğini düşündüğünden bu çemberi güneyden Suriye vasıtasıyla kırmak istiyordu ve burası onun açısından petrol gibi enerji kaynaklarından ziyade ABD’nin bölgedeki hegomon yapısını kırmak için stratejik öneme haizdi. Suriye açısından bakıldığında İsrail-ABD ortaklığı ve rejimin anti-emperyalizm çerçevesinde Sosyalist Arap Milliyetçiliğini içinde barındırması onu SSCB ile kader birlikteliğine itmiştir.

Rusya, Soğuk Savaş Döneminde Orta Doğu’da Arap-İsrail çatışmasında taraf olan Arap ülkelerini devamlı desteklemiştir. Özellikle, 1978 Camp David ve 1979 Mısır-İsrail Barış antlaşmalarına kadar, Sovyet Rusya Mısır’ı her açıdan desteklemiştir. Mısır’ın 1978’den itibaren yüzünü Batı’ya dönüp, ilişkilerini ABD ile kuvvetlendirmesi sonucu, Rusya ile ikili ilişkilerini en üst düzeyde sürdüren ve kendisine askeri üs imkânı sağlayan Arap ülkeleri arasında Suriye önemli yer tutmaya devam etmiştir.

Hafız Esad ilk yurt dışı ziyaretini Moskova’ya gerçekleştirerek SSCB ile ilişkilere verdiği önemi göstermiştir. Hafız Esad yönetime geldiğinde önemli bürokratik görevlere kendisi gibi asker kökenli kişileri atamış, askeri mantığın ağırlık kazandığı bir kurumsal yapıyı ortaya çıkarmıştır. Sovyet modeli bir askeri ve ekonomik yapılanması olan Suriye’nin SSCB’den aldığı istihbarat desteğini içeride muhalefete karşı kullanması, yönetimin ideolojik taban olarak SSCB ile örtüşmesi yakın ilişkileri devam ettirmesinin nedenleri olarak sıralanabilir. Hafız Esad döneminde Suriye SSCB ilişkilerini etkileyen bir diğer gelişme Mısır’da Nasır’ın ölümünden sonra Enver Sedat’ın başa geçmesi olmuştur. Sedat’ın izlediği ABD yanlısı dış politikayı iyi gözlemleyen Hafız Esed SSCB ile ilişkileri ileri düzeye taşıyacak yeni askeri anlaşmalar imzalamıştır.

1999’da Putin’in başa gelmesiyle birlikte Rus dış politikasında aktif bir döneme girilmiştir. Putin, SSCB zamanında olduğu gibi bölgedeki rejimleri destekleyerek, onlara silah satarak, bazı ülkelerin SSCB zamanından kalan borçlarını silerek ve özellikle enerji alanında olmak üzere yeni iş birlikleri oluşturarak 21. Yüzyılda bölgedeki etkisini yeniden arttırmıştır.

En büyük destekçisi SSCB’yi kaybettikten sonra Suriye, İsrail’in silahlanması konusunda rekabet edemeyeceğini anlamış ve 1990’lardan itibaren biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olmak için çaba harcamaya başlamıştır. Kimyasal ve biyolojik silahlar hem maliyet düşüklüğü hem de caydırıcılık açısından rasyonel tercihtir. Suriye’nin bu konudaki en büyük destekçisi ise her zaman olduğu gibi Rusya olmuştur.

11 Eylül Saldırıları ve ABD’nin Irak’ta başlayan işgali, Soğuk Savaş sonrası yeni bir döneme giren uluslararası sistemin daha da dinamik ve kaotik bir hale gelmesine neden oldu. Beşşar Esad, 2003 sonrası dönemde dış dinamiklerin ve dış politikadaki gelişmelerin baskısını üzerinde yoğun bir şekilde hissederek iktidarını sürekli bir kriz yönetimi şeklinde devam ettirdi. Bu çerçevede Suriyeli karar alıcıları da Suriye’nin dış politika çıkarlarını geliştirebilmek ve gücünü dengede tutmak için hissettikleri güvenlik sorunlarına uygun yeni güvenlik stratejileri geliştirdi. Bunlar; Güçlü aktörlerle çatışmalardan kaçınma , Pragmatik ve Esnek Diplomasi, Gücün dolaylı kullanımı: Hizbullah örneği , İttifak arayışları: İran ve Rusya vb.

2.Ortadoğu ve Suriye

         19.ve 20. yüzyılda Ortadoğu’daki güç mücadelesi, burada gücünü perçinleyen devletlerin küresel sistemde daha etkin olmasının da formülü olmuştu. Benzer bir durumun 21.yüzyıl içinde geçerli olduğunu söylemek mümkün. Rusya’nın Suriye politikasına bölgesel dinamikler ışığında bakıldığında belli başlı faktörlerin belirleyiciliği dikkat çeker. 1991’de SSCB’nin yıkılması ve ardılı olarak Rusya Federasyonu’nun doğması küresel sistemdeki dönüşümün sembolü oldu. Büyük bir yıkımın mirasçısı RF, dış politikasında Atlantikçilik ismiyle anılan bir dönüşümle önceliğini Batı’yla bütünleşmeye ayırdı. 1993’te Moskova, Eski Sovyetler Birliği Coğrafyasını yakın çevresi olarak ilan etmiş olmakla birlikte Ortadoğu’ya yönelik net bir duruş ortaya koymamıştı. Ancak 2000’lerle birlikte Rusya’nın hem ekonomik hem de politik olarak hızla toparlanması, dış politikada da karşılık buldu. Böylece Moskova,sınırlı da olsa doktrinlerinde dünyanın pek çok bölgesinde etkin olmaya başladı.

Yönelim alanlarından birisi de hem sahip olduğu enerji kaynakları hem de konumu itibariyle küresel güç mücadelesinin en stratejik alanlarından Ortadoğu’dur. Rusya’nın Ortadoğu’da etkinliğini arttırmak için ilk hamlesi, 2003’teki Irak İşgalinde kendisini gösterdi. ABD’nin Irak’a yönelik operasyonuna başından beri karşı çıkan Moskova, BM Güvenlik Konseyi’ne getirilen karar taslaklarını veto etmişti. Moskova için işgal planı, sadece ABD’nin Ortadoğu’da giderek güçlenmesini sağlamayacak aynı zamanda hem Rusya’nın Irak ile olan ilişkilerini zedeleyecek hem de Rusya’nın bölgede etkinliğinin önüne set çekecekti. Bu bağlamda Rusya’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki varlığı İran, Suriye, Cezayir ve Libya ile gerçekleştirilen ikili ilişkiler etrafında şekillenmeye başladı. Söz konusu ülkelerle enerji, silah ticareti, teknoloji alanında anlaşmalar yapan Moskova, hali hazırda sınırlı olan etkisini bu ülkelerle ilişkilerini güçlendirme üzerine kurdu.

Buna karşın, 2010’da başlayan “Arap Baharı” karşısında Rusya belli bir süre sessizliğini korumuşsa da sıra bölgedeki müttefiklerine geldiğinde durum farklı bir hal almıştı. Bu durumun en açık örneği 2011’de NATO’nun hava operasyonu ve ardından Muammer Kaddafi’yi devirmesinde yaşandı. Libya’daki şiddetin durdurulması şiarıyla BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı Libya kararını veto etmeyen Moskova, planda olmamasına karşın Muammer Kaddafi’nin devrilmesi sonrasında durumu üzüntüyle izlediğini ifade etmişti. Hatta o dönem Başbakan koltuğunda oturan Putin BM’nin Libya için yaptığı müdahale  çağrısını haçlı seferine benzetmişti. Libya’da özellikle enerji alanında hayati çıkarları olmasına karşın

          Moskova’nın müdahale sessiz kalması hem bölgesel hem de ekonomik olarak Rusya’nın kan kaybetmesine neden oldu. Şöyle ki, müdahale sonrasında Rusya’nın Libya ile enerji anlaşmaları son bulmakla kalmadı, Rusya Libya piyasasında da açıkça dışlandı. Benzer biçimde küresel anlamda ABD’nin Ortadoğu’da etki alanını sınırlandırma ve çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı da Libya’da adeta bir fiyasko dönüştü. Peşi sıra Suriye’de yaşananlar karşısında öncekinden daha kararlı bir politika benimsemiş olmasında Libya’dan alınan derslerin etkili olduğu söylenebilir. Libya’da kaçırdığı treni, Şam’da yakalamak isteyen Moskova için Suriye politikası bölgesel olarak iki ana faktöre dayanıyor.

            İlk olarak, Moskova’ya göre Şam rejiminin dışarıdan bir müdahaleyle devrilmesi, kısa vadede İran’ın daha da izole olmasına ve ABD ve İsrail’in İran’a müdahale etmesini kolaylaştıracaktı. İran müdahalesine kapı aralayacak bu durum, Rusya’nın güney sınırına ilişkin kaygılarını perçinlemekte ve adeta bir istikrarsızlık senaryosu sunmaktadır. Bu doğrultuda Suriye rejimini savunma, Ortadoğu’daki diğer önemli bir müttefikini korumayı sağlayacağı gibi, kendi sınırında yaşanabilecek bir istikrarsızlığın da önünü almak demektir. Nitekim, 22-24 Kasım 2013’te Cenevre’deki İran Görüşmelerinde olumlu sonuçlar alınmasında Rusya’nın Suriye’ye yönelik müdahaleyi önlemesinin etkili olduğu söylenebilir. Böylece Moskova, Suriye konusundaki kararlı tutumuyla hem Suriye hem de İran konusunda başarı elde etmiş görünüyor.

Rusya’nın Suriye konusunda bölgesel politikalarına yön veren ikinci, faktör, Ortadoğu’daki dönüşümler ışığında özellikle Sünni rejimlerin desteklenmesi ve adeta model olarak sunulmasıdır. Bu strateji Rusya açısından hem iç dinamikler hem de bölgesel dinamikler sebebiyle kaygı verici bulunmaktadır. 1990’lar boyunca her iki Çeçen savaşında da Sünni İslam’ı tehdit olarak gören Rusya, iç savaş boyunca etnik çatışmanın dini boyutuyla yüz yüze kalmıştı. Öyle ki, Sünni militanları desteklediği gerekçesiyle Suudi Arabistan Rusya’nın eleştirilerine maruz kalmıştı. Hâlihazırda toprak bütünlüğünü sağlayan Rusya, 1990’lardakine benzer bir senaryoyla yüz yüze kalmak istemiyor.

Bölgesel anlamdaysa yükselişe geçen İslami hareketler, hem Kafkasya hem de Orta Asya’da istikrarsızlık ve çatışmaları tetikleyebilir. Şöyle ki, SSCB’nin dağılmasından bu yana Orta Asya’da sayıları çok yüksek olmamakla birlikte radikal İslamcı grupların varlığı Rusya’nın bölgesel istikrar ve sınır güvenliği kaygılarını arttırmıştı. Bu bağlamda 1990’lardan bu yana Rusya Afganistan’daki El-Kaide varlığından rahatsızlığını ifade etmişti. Öyle ki, Moskova radikal gruplara ev sahipliği yapan Taliban rejimine karşı BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla ABD yönetimiyle de işbirliği yapmıştı. Hatta 2001 Afganistan müdahalesi sırasında ABD ve NATO’nun eylemlerine ve Orta Asya’dan üs kiralamalarına da sessiz kalarak destek olmuştu. Bu faktörler ışığında Sünni rejimlerin Suriye’de yönetim değişikliği için El-Kaide başta olmak üzere radikal İslami gruplarla işbirliği içinde olması ve dahası söz konusu grupların sadece eylemlerine sessiz kalmayıp bu grupları silahlandırması, Moskova’nın gözünde yakınlaşan geniş ölçekli bölgesel bir istikrarsızlık tehdididir.

Dolayısıyla Suriye’de rejimin söz konusu radikal gruplara karşı sağlam durması, Rusya için arka bahçesinde istikrarın korunması anlamına geliyor. Ulusal düzeyde Rusya’nın Suriye özelinde stratejik çıkarlarıysa şu şekilde özetlenebilir. Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek kapısı Tartus Deniz Üssü’dür. Askeri bir üs olmak birlikte Rusya’nın Irak ile olan enerji ilişkilerinin tek çıkışı da bu kapıdır. Ayrıca Doğu Akdeniz’in altındaki petrol ve doğal gaz rezervleri göz önüne alındığında, ekonomisini büyük oranda enerji üzerinden döndüren Rusya’nın Akdeniz’de varlık göstermesi, Tartus Deniz Üssü’ne bağlı görünüyor. Dahası, bu kadar değerli bir bölgede bir müttefike sahip olmak, yeni enerji denkleminde Rusya’nın dışlanmasını önleyebilir.

          Silah ticareti, Rusya ile Suriye arasındaki ilişkilerin diğer önemli bir boyutudur. Hali hazırda Şam rejiminin Rusya’ya bu ticaretten kaynaklanan yaklaşık 3,5 milyon dolar borcu bulunuyor. Dahası, Suriye son döneme kadar silah alımının % 78’ini Rusya’dan yaptı. İki ülke arasındaki savunma sistemleri ve ticaret yakın döneme kadar devam etti. Eğer rejim varlığını korursa, Rusya hem silah ticaretine devam edebilecek hem de borçlarını tahsil edebilecek. Bu bağlamda Esad’ın varlığı, Moskova’nın ekonomisi açısından önemli.

           Son olarak iki ülkenin Soğuk Savaş’tan bu yana devam eden iyi ilişkilerinin istihbarat ayağına değinmek gerekir. Soğuk Savaş boyunca iki ülke arasında istihbarat alanında işbirliği yapılıyordu. Dahası, Suriye istihbarat örgütü El-Muhaberat’ın dönem içinde KGB tarafından eğitildiği de biliyor. Üstelik, SSCB dağıldıktan sonra da Moskova-Şam hattında istihbarat alanındaki işbirliği devam etti. Hatta, Irak’ın işgali sırasında FSB’nin Irak’taki gelişmeleri Suriye üzerinden takip etmiş ve Suriye neredeyse Rusya’nın Ortadoğu’daki gözü konumuna gelmişti.

3.Sonuç

 

          Sonuç olarak denilebilir ki, 2000’lerden Rus dış politikası “çok kutuplu dünya düzeni” talebi çerçevesinde politika belirlemektedir. Küresel politikada sisteme yönelik beklentisi Rusya’nın, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmeleri de okuma kılavuzudur. Buna bağlı olarak, ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki gelişmeleri nüfuz alanlarını arttırmak için fırsat olarak görmeleri, Rusya’nın talep ettiği çok kutuplu sistemin önündeki engellerden birisidir. Dolayısıyla, Suriye politikasında yakalanacak başarı çok kutupluluk için de aynı anlama gelmektedir.

Bölgesel açıdansa ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’da nüfuz alanını genişletmek için Sünni rejimleri model olarak sunması ve radikal örgütlerle işbirliğine kadar vardırdıkları gözü karalık, Rusya için sadece Suriye ve İran gibi iki bölgesel müttefikinin kaybıyla sınırlı kalmayıp, yakın çevresinde radikal İslami örgütlerin varlığını güçlendirmesiyle sonuçlanabilir. Ayrıca, ABD’nin nüfuz alanını genişlettiği bir Ortadoğu senaryosu, Rusya’nın Libya’da olduğu gibi ekonomik ve siyasi olarak dışlanmasıyla noktalanabilir. Bu noktada kararlı bir Suriye politikası hem ABD’nin nüfuz alanını sınırlandırır, hem İran’a yönelik politikaların yönünü tayin eder hem de Rusya’nın bölgedeki varlığını kalıcılaştırabilir.

İkili ilişkiler bağlamındaysa Akdeniz’deki varlığının Şam rejimine bağlı olması, silah ticareti açısından Suriye’nin vazgeçilmez pozisyonu, son olarak Ortadoğu’daki gelişmeleri izlediği gözetleme kulesi niteliği Rusya’nın Suriye’yi kaybetmek istememesinin temel gerekçeleridir.

 

Bibliyografya

Overall

"Suriye hiç kuşkusuz içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası ve Akdeniz'e açılan bir liman olması sebebiyle geçmişten günümüze büyük devletlerin ilgisine konu olmuştur. Suriye, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı kontrolüne girmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra itilaf devletlerinin Sykes-Picot Anlaşması'nı imzalamaları neticesinde Ortadoğu paylaşılmış ve Suriye Fransız işgal alanına dönüştürülmüştür."

Enes Talha ELBÜZ

Enes Talha ELBÜZ

Genç İDSB Ülke Masaları projesi kapsamında çalışmalarını sürdüren Enes Elbüz, Marmara Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde eğitimine devam etmektedir. Ülke Masaları Asya Pasifik bölgesinde Rusya özelinde çalışmalarına devam etmektedir. Ayrıca Yakın Türkiye Tarihi, Ekonomi ve Enerji üzerinde çalışmalar yapmaktadır.

Yorumlar

Yorum Yapın! Yorumlarınız bizim için önemli bir yorum yapın!

Yorum Yapın!

Bilgileriniz Güvende! Mail adresiniz ve kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. *