Kader Coğrafi Midir?
15 Mart 2017
Ali TARIM (1 article)
0 Yorum
Paylaşın!

Kader Coğrafi Midir?

  İbn-i Haldun mekân ve iklimde, Montesqueieu iklim teorisi’nde “Coğrafya’nın insanın ve kurumlarının kaderi” olduğu hususuna değinmiştir. İlk çağdaki öncüller arasında Eratosthenes, Strabon, Batlamyus zikredilir. Coğrafi keşiflerin arifesinde ve sonrasında Jean Bodin, Mareşal Vauban, Montesqueieu, Turgot sayılmaktadır. Turgot’un Siyasi Coğrafya etütleriyle beraber Sami Öngör’ün Siyasi Coğrafya ve Jeopolitik makalesinde belirttiği üzere Siyasi Coğrafya, ‘coğrafyanın muhtelif tabii ve beşeri ilimlerle münasebetlerini içine almaktadır. Evvela tabii ilimlerin, sonra tarih, ekonomi ve siyasi ilimlerin doneleri ile siyasi hadiselerin dünya üzerindeki dağılışını ve çeşitli hadiseler arasındaki münasebetlerini izah etmek fikri ortaya çıkmıştır’.

Siyasi coğrafya ilmi içerisinde dış politikaya dair ilgi, amaç ve niyetlerin ortaya çıkmasıyla Jeopolitik doğmuş ve 1890-1914 yılları arasında 4 ekol oluşmuştur; Büyük Britanya’da Halford Mackinder, Almanya’da Friedrich Ratzel, Fransa’da Viadal De La Blache, ABD’de William Morris Davis(fiziki coğrafya). Coğrafya’dan jeopolitiğe doğru insan ile coğrafya arasındaki etkileşim bu doğrusal bilim ilerleyişinde insanın coğrafyayı siyasileştirmesinin ardından insanın siyaset ile coğrafya ve diğer siyasiler arasındaki etkileşimde kendisine daha fazla siyasi hak ve coğrafya sağlamak adına kazanım sağlarken bilimin de jeopolitikleştiği görülmektedir.

19.yy’da Sosyal Darwinizm’in evrimsel süreci ve Ampirizm’in bilgiyi nesnel bir olgu olarak görmesiyle coğrafya bilimsel bir zafer de kazanarak ve coğrafyanın tamamının dünya üzerinde keşfedilmesi ve fethedilmesiyle sonuna politik unsurunun da eklenmesiyle aşılması, ulaşılması, mücadele edilmesi, ele geçirilmesi gereken bir kaderi yaratmasının yanı sıra kendisinde oluşan coğrafi kaderciliğe de Modern Siyasette ve bilimde öncülük etmiştir fakat coğrafi özcülükle ilgili nitelikli ve yanlışlanabilmeye tahammülü olan, ispatlanabilir bir teori öne sürülememektedir. Ali Şeriati’nin 4 zindanından biri naturalizm, diğerleriyse historizm, sosyolojizm ve insanın kendisidir.

Bilimle insanın ilk 3 unsurun hapsinden kurtulabileceğini ancak kendisinden aşkın bir fikirle kurtulabileceğini ifade eder. Coğrafi kaderciliğe ilgi gösteren politikacılar tarih ve toplum üzerinde de tesir yapmış kişilerdir. Mesela Napolyon ‘Bütün güç politikasının kendi coğrafyaları içinde olduğunu’ ifade etmiştir. Spykman ise ‘Dış Politika ve Coğrafya 1-2’ makalesinde bir devletin politikalarının tamamını coğrafya belirlemese de coğrafyasından kaçamayacağını ve belirleyici bir etken olduğunu ifade etmektedir. Mutlaka bu 4 zindanın özgürlüğün de rotasını çizdiğini unutmamak gerekir. Mesela bilimsel bir devrimin sebebi doğa ve doğanın zorluklarıysa pekâlâ özgürlük ve haklar da bu temele veya karşıtlığına bağlı kalarak şekillenecektir.

Bir politikanın ulaşmak, aşmak veya üzerinde yükselmek istediği bir ten(coğrafya) ve ona ulaşma isteğini yaratan duygu ve düşünceler bulunmaktadır. Doğanın karşısında, içerisinde inşa ettiği ve kendi doğasını ortaya koyduğu anonim toplumsal genelliklerin ve tüm his, düşünce, tutum ve davranışların adı kültürdür. İnsanı ve hallerini topyekün içine alan bu kültürde insanın inanma duygusu dini ve daha birçok metafiziki ve duygusal unsuru; düşünmesi birçok felsefi kavram, birey, gelenek ve tartışmaları ayrıca tüm iradi unsurları; teni ve daha çok düşünce ve duygularının bir yorumu olarak davranış ve tutumlarının bir ciltte meydana gelmesi sonucu da bedensel gerçekliği; bu gerçeklikleri içeriden dışarıya aksettirmesi coğrafyayı(teni) mülk, inancı devlet, düşünceyi halkta dönüştürmesine sebep olmuştur ve böylece insan bilişsel devrimle beraber dünya üzerinde kendisini kurumsallaştırabilmiş, örgütlemiş ve kendi suretinde bir dünya yaratabilmiştir.

İnsan dışında bir devlet olarak örgütlenen başka bir varlık coğrafyada yoktur. Bu noktada yani insanın coğrafi zindanından kurtulması ve oradaki Hobbes’a göre güvensiz, korku dolu, gündelik, şiddetli hayattan kurtulabilmesi için hayvanlardan hayvanlara, afetlerden afetlere, kuraklıktan kuraklığa sürgün eden avcı-toplayıcı halinden kaçarak iradesini coğrafyada tesis etmesiyle coğrafya insan tarafından evcilleştirilerek zamanla bir ülke haline gelmiştir. İşte kültürde insanın coğrafyaya karşı ve onun dâhilinde inşa ettiği kendi doğası, coğrafyasıdır. Tıpkı insanın duygu ve düşüncelerinin derin derin dalıp gitmeleriyle, kaşlarını çatmasıyla tutum ve davranış olarak teninde açığa çıkması gibi kültür de coğrafya da açığa çıkmış ve tıpkı kaşlarını çatmanın ve derin derin düşünme gibi davranış ve tutumlarının sebeplerinin yoksulluktan veya yaşama kaygısından kaynaklanabileceği gibi coğrafya da kültürde açığa çıkmıştır.

Bir düşman olarak yenilen coğrafya insan mülkü ve bir ülkenin teni olarak davranış ve tutumlarının kültürle birlikte açığa çıktığı yerdir ve bu bütünün dışarıdaki etkileşimlerine genelde politika denmektedir. Nitekim ilk zamanlarda insanın kaderinden kaderine kaçışı yaşama arzusuyla beraber bir coğrafyadan başka coğrafyaya çeşitli doğal nedenler sonucu olmaktaydı şimdiyse ve gittiği yer kendisine ne kadar güvenli ve ihtiyaçlarına uygun gelirse orada, o coğrafya onun bağ kurmadan adapte olduğu, etkilemekte pek üstün olmadığı, etkilendiği yaşadığı ve bazen öldüğü yer olurdu.

         Yuvalar kurulduğundan beri kaderinden kaderine kaçış coğrafyadan coğrafyaya değil, ülkeden ülkeye dönüştü ve son yüzyıllarda ise ülkede dondurulan kaderden kadere kaçış bilişsel faaliyetlerinin vesilesiyle olacaktı. Zaten bu süreç tarım devrimiyle başlamıştı. Coğrafya tarım devriminden önce negatif özgürlükleri tesis edecek kadar büyük ve esir edecek kadar tekinsizdi. Şimdiyse pozitif özgürlükleri insanların coğrafya üzerinde tesis edecekleri kadar örgütlenmiş ve güvenli olması gerekiyordu.

İnsanın kültür devriminin içerisinde iş bölümü yapılmasıyla beraber kategorileştirmeler ve kategorilerde uzmanlıklar doğdu ve bu uzmanlıklar çeşitli kurumlara, ilerlemelere, keşiflere sebep oldu fakat zemin ve iklim hala aynıydı. Coğrafya değişmeden insan ne kadar değişmiş, insan değişmeden coğrafyayı ne kadar değiştirmişti. Ona tesir etmesine rağmen ancak ona tesir edebiliyordu yani her davranış ve tutumunun ayaklarının yere basmak zorunda olması durumu onu coğrafyanın tesirinden hatta coğrafyayı aşmaya çalıştığı politikaları da onu coğrafyanın tesirinden kurtarmıyordu.

Hollanda bataklıklardan bir ülke yoğuruyor, buzulların kıyısından devasa bir Rus İmparatorluğu yükseliyor, 15. yy öncesinde sadece yaşayanların bilebildiği bir kıtada Amerika diye bir devlet kuruluyor ve insan kültürüyle doğayı ve doğanın insanlarını fethediyordu ve bu makale için güzel bir sonuç ortaya çıkıyordu: Coğrafya insanın kaderlerinden biridir ve insan da coğrafyanın kaderlerinden biridir. Özellikle cümlemizin ikinci kısmı modern dönemde daha da geçerli ve kudretlidir.

Tercihi yöneten yer olduğu kadar, insan, toplum, kurumlar, kanunlar ve daha birçok belirleyicidir dolayısıyla bir belirlenimcilik yapılmaya çalışılacaksa bunu belirleyecek birçok faktörün olduğu gözden kaçırılmamalıdır özellikle insan ve coğrafya indirgeyiciliğe karşıt kendi kalıbı içerisinde duran ve diğeriyle etkileşen iradi ve fiziki varlıklar gibidirler. Şunu da belirtmek gerekir ki demokrasinin coğrafyasıyla ilgili veya sıcak ve soğuk iklimin yarattığı insan ve toplum tipleriyle alakalı yorumlar genellikle nispi ve kısmi olarak doğrulanabilmesinin yanı sıra her zaman için yanlışlanabilir ve genelde merkezden çevreye yafta atmak, geriliklere pespaye tanılar koymak için ortaya atılan nispi gerekçelerdir; bilimsel nitelik taşımalarının yanı sıra pekâlâ, bir kültür veya dinde de sırf nedensellik üzerine böyle neticeler üretilebilir.

Demokrasi veya çalışkanlık coğrafyanın tesirinden veya azmettiriciliğinden daha da fazlasıyla; bunu irade etme ve bu iradeyi örgütleyebilme meselesiyle ilgilidir. Bu gibi coğrafyacı, kültürcü, cehaletle açıklayan hipotezler, Tucydides’in ifade ettiği; yenilenin kaderine mahkûm olması durumu gibi güçlü ve zayıf olan arasındaki hiyerarşi ve güçlü olmasından aldığı güçle ve güçlü olmasının sebeplerini tanımlayabilecek kudretle kendi statüsünü yükseltebilmektedir.

Avrupa ve Avrupalılar acaba Kavimler Göçü’nü Afrika’ya gerçekleştirseydi acaba sıcak iklimin insanları çalışkan ve demokrat olmayacak mıydı? Pekala, Ellsworth Huntington’ın mütalaa ettiği gibi kuraklık büyük göç dalgalarına neden olmuştur fakat şimdi kuraklık büyük ticari dalgalara modern dünyada neden olmaktadır. Mahan’ın ‘İngiltere ada devleti olmayı öğrenmiştir’ cümlesini uyarlayacak olursak coğrafyayı yerle yeksan ederek insan, homo-politicus olmayı ve dünya hâkimi olmayı öğrenmiştir fakat yine de coğrafya bu politikanın cereyan ettiği zemindir her ne kadar iradeyle kararlar alınsa da netice itibarıyla bu politikanın bulunduğumuz coğrafyadan başka ‘yaşam alanı’ yoktur.

Neticede bir jeopolitikçinin ifade ettiği gibi her şey değişse de dağlar taşlar milyonlarca yıldır yerinde durmaktadır ve bunlarında tabii ki hayata tesiri olacaktır. Tam olarak aşınmayan araçları keşfetmeye başlamadan evvel kültür ile coğrafya etkileşiminde modern siyasette beşeri alanın coğrafi alana üstünlüğünü tanımlamak adına –maddi kaynaklar coğrafi ve coğrafyadan olmasına rağmen – Avrupa ve Ortadoğu’da yaşanacak su krizlerinin kendi ürettiği ürünler veya ancak petrolle giderilebilmesi veya petrol kriziyle beraber 1973’ten sonra yenilenebilir enerji, nükleer kaynaklara yönelinmesi yani coğrafya siyasetinin iradeyle aşılabilmesi fakat 1973’ten beri hala Ortadoğu’da petrol siyasetinin devam etmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Modern siyaset için coğrafya maddi yapıda hammadde, geleneksel siyaset için ana madde işlevi görmektedir. Yalnız bu statik bir durum değildir; siyasetin modernliği akıl, gözlem ve yenilik gücüyle coğrafi sorunları aşabilmesine bağlıdır.

Şimdi coğrafyanın insanın kaderlerinden biri olma hikâyesine tekrar geri dönelim. İnsanın üzerindeki coğrafi hâkimiyet aşınmasına ve kaderini belirleyiciliğinin karşısında insan kültürünün bilim, teknoloji, din, ideoloji gibi şeylerle daha güçlü durabilmesine karşın insanın coğrafyanın kaderine hükmedemediği ve hala aşınmayan araçları vardır. Suat Bilge’nin ‘Jeopolitik’ adlı makalesinde aktardığına göre Mahan 17, 18 ve 19.yy’da dünya tarihini denizleri kontrol için yapılan devamlı mücadele olarak görmüştür ve dünya hâkimiyetinin anahtarını denizlere hâkimiyette görmektedir, kara hâkimiyetinin sınırlı, çevreli; deniz hâkimiyetinin sınırsız ve geniş olduğunu ifade eder.

Mahan böylece kendi memleketinin denizlere açılmasını söyler ve Monroe doktrini’ne karşıt olarak politika güder çünkü dünyaya hâkim olmanın yolu kara adalarını çevrelemekten geçer ve ABD bunun için tek uygun ülkedir. Mahan jeopolitiğini ve şu anki ABD’nin gücünü göz önünde bulunduran ve Mahan jeopolitiğine saygı duyan başka ülkelerin jeopolitikçileri ülkelerinin etrafında su birikintileri aramaya ve kendi ülkeleri adına tatbik edilecek teoriler üretmeye başlamışlardır.

Kara hâkimiyetinin babası Mackinder’in teorisi Suat Bilge’nin aktardığına göre coğrafi bölgeler ile tarihin ana hatları arasında bir münasebet olduğudur. Afrika, Asya, Avrupa’dan müteşekkil yeri dünya adası olarak adlandırmaktadır. Daha sonra meşhur denklemini kurarak Doğu Avrupa’ya hükmedenin Avrasya’ya hâkim olacağını, Avrasya’ya hakim olanın Dünya adasını ele geçireceğini, Dünya adasına hakim olanın –geriye pek bir şey kalmıyor- dünyayı ele geçireceğini ifade etmektedir. Merkez bölgenin çevresinde bir iç hilal bulunmaktadır(Almanya’dan Çin’e hatta konjonktüre ve teoriye hükmedebilecek gücü olana göre Kuzey Kore’ye uzanan). Anglo-Saxon dünyayı da dış hilal olarak resmetmektedir. Haushofer bu teoriyi Alman jeopolitik niyetlerini gerçekleştirmek adına kullandı.

Anglo-Saxon dünyaya Mackinder’in silahıyla saldırmayı düşünüyordu. Spykman Mackinder’in merkez bölgesini çevreye yani iç-hilale kaydırdı. Kenar kuşak olarak ifade ettiği bu bölge Rusya hariç(çünkü düşman Rusya) Avrupa’dan başlayıp Doğu Sibirya’ya uzanmaktadır. Bunlar merkez ile deniz arasında aracıdır. Spykman Mackinderâne bir yorumla Kenar Kuşak bölgelerine hâkim olanın Avrasya’ya hâkim olacağını, Avrasya’ya hâkim olanın dünyaya hâkim olacağını ifade eder. Bu teori çevreleme politikası olarak Soğuk Savaş’ın en soğukkanlı ve uzun vadeli politikası olmuş ve olmaya devam etmektedir fakat hem coğrafi, hem askeri, hem de ekonomik olarak.

Harry A. Schalikan’a göre Rusya’yı merkeze hâkimken dünyaya hâkim olmaktan alıkoyan Mackinder’in daha Doğu Avrupa’ya hâkim olamadığını düşünmesinin aksine Anglo-Amerikan stratejik hava kuvvetleridir. Hava hakimiyetinin önemine değinen jeopolitikçiler Mackinder’in bakış açısını Suat Bilge’nin aktardığına göre şöyle yorumlamışlardır: ‘Merkez bölgesine hâkim olan Doğu Avrupa’yı da kontrol eder; Merkez bölgesine hâkim olan, eğer hava kuvveti tarafından tutulmazsa dünya adasını kontrol eder; Dünya adasına hâkim olan dünyayı kontrol edebilir. Fakat bunun için hava kuvveti noktasında üstün olması lazımdır. Suat Bilge bu teori için karaya tabi olma ve taşıma gücünün sınırlanmışlığını büyük bir engel olarak görmektedir.

Uzaya hâkim olanın dünyaya hâkim olması için daha erken bir vakittir. İnsan karasal bir memeli hayvan olduğu sürece bütün teorik ufuklarda Colomb gibi karayı görmeye hizmet edecektir çünkü tüm hâkimiyet biçimlerinin –kara, hava, deniz hatta uzay- merkezinde insan hâkimiyetini tesis etmek vardır çünkü hâkimiyet müessesi fazlasıyla psiko-sosyolojik bir müessesedir. Görüldüğü gibi jeopolitik, gücün amaca ulaşacağı araçları keşfetmek ve güce istikamet vermek isteyen bir dış politika ve siyasi coğrafyanın aksine Uluslararası Coğrafya bilimidir.

Ayrıca şu bir gerçektir ki kara, deniz, kıyı devleti olmak bir ontolojiye gönderme yapmaz, bir metodoloji sunar ve tercih edilerek İngiltere’nin ada devleti olmayı öğrenmesi gibi öğrenilir fakat Çin gibi bazı devletlerin bunu öğrenmesi için İngiltere’nin deniz hakimiyetini örnek almadan önce kara hakimiyetini örnek alması ve kıyılara ulaşması gerekmektedir ya da Türkiye’nin Ortadoğu’da kara, Akdeniz ve Karadeniz’de kıyı devleti olmayı öğrenebileceği gibi, bir ada devleti olmayı öğrenmesi için Adriyatik deniziyle arasındaki engelleri kaldırması gerekmektedir ve Basra Körfezi’yle Süveyş Kanalı’na ulaşmasının gerekliliği de fazladan zahmete girmesi gereken yerlerin azımsanamayacak kadar çok olduğunu göstermektedir.

Yaşar Hacısalihoğlu ‘Mekân-Güç-Çatışma ve Jeopolitik’ makalesinde insan odaklı değerler bütünü olarak mekân, hem gücün yaratılmasında doğrudan etkileyen hem de yaratılan gücün etkilerine maruz kalan bir unsurdur. Mekânın yüklendiği unsurların aslında değerler sistemini yarattığını ifade etmektedir.

Jared Daimond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitabının özeti şudur; tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu biyolojik farklılıklardan ötürü değil. Acaba jeopolitik bu kadar dışsallaştırılabilir mi veya psikolojik, sosyolojik ve bütünüyle beşeri etkenlerin önemi yok mudur? Kader coğrafi midir sorusunun cevabı bu soruya sadece coğrafi olarak cevap veremeyecek kadar seçeneğin bolluğu, etkenlerin ve edilgenlerin dinamizmi, karmaşası ve birbirleriyle yer değiştirebiliyor olmasıyla karşılık verilebilir.

Ali TARIM

Ali TARIM

Ali TARIM

Genç İDSB Ülke Masaları projesi kapsamında çalışmalarını sürdüren Ali Tarım, Namık Kemal Üniversitesi’nde ‘Küreselleşme ve Uluslararası İlişkiler’ yüksek lisans öğrencisidir. Ülke Masaları, Asya Pasifik bölgesinde görevine devam etmektedir.Ayrıca etik ve özgürlük, uygarlık tarihi ve ekonomi politika alanlarında çalışmalar yapmaktadır.

Yorumlar

Yorum Yapın! Yorumlarınız bizim için önemli bir yorum yapın!

Yorum Yapın!

Bilgileriniz Güvende! Mail adresiniz ve kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. *